Rappaccini’nin Kızı

Kategori: Edebiyat Yazar: Nathaniel Hawthorne Yayınevi: Helikopter Yayınları

Rappaccini’nin Kızı

    Tanıtım Bülteni
    İngilizce edebiyatın dil üstatlarının önde gelenlerinden Nathaniel Hawthorne’un sıra dışı bir uzun öyküsüyle karşı karşıyasınız. Zaten kendi sıradan biri sayılmayacak bu yazar hiç de sıradan olmayan bir şey anlatıyor. Hem gerçek üstü (ya da dışı), hem de birçok gerçeği çağrıştırıyor. Okuyana bağlı hepsi. İsterseniz “İşte! Kadın-erkek ilişkileri böyle bir şeydir!” diye yerinizden sıçrayabilirsiniz. Belki de “Ne diyor bu adam? Niye böyle imalarda bulunuyor?” diye merak edebilirsiniz. Ne tepki verirseniz verin, bilmelisiniz ki “Rappaccini’nin Kızı” dünya çapında yankılar uyandırmış, iki kez filme alınmış, birçok dile çevrilmiş, birçok kez opera olarak sahnelenmiş. Ayrıca başına gelen en güzel şeylerden biri ünlü Meksikalı ozan Octavio Paz’ın öyküyü dramatize edip tek perdelik bir oyun haline getirmiş olması. Bu öyküde her şey öylesine canlı tasvir edilmiş ki, rengârenk çiçeklerle bezeli bir bahçenin önünden geçerken aklınıza “Rappaccini’nin Kızı”nın gelmemesi mümkün görünmüyor. Mutlaka anımsayacaksınız bu öyküyü, hele o bahçede çiçeklerle uğraşan bir hanım görürseniz hafifçe ürperebilirsiniz bile. Zeynep Avcı
    Kitap AdıFormatBoyutBağlantı
    Rappaccini’nin KızıPDF6.23 MB İndir
    Rappaccini’nin KızıEPUB6.96 MB İndir
    Rappaccini’nin KızıMOBİ5.49 MB İndir
    Rappaccini’nin KızıODF5.86 MB İndir
    Rappaccini’nin KızıDJVU7.32 MB İndir
    Rappaccini’nin KızıRAR4.76 MB İndir
    Rappaccini’nin KızıZIP4.39 MB İndir

    Sponsorlu Kitaplar

    SatıcıKitap AdıBağlantı
    BKM KitapSessizlik Artık SensizlikSatın Al
    KitapyurduYüreğin Yorgunluk GörmesinSatın Al

    Kitap Yorumları - (2 Yorum)


    Otacılıkla bilimsel açlığın ulaşabileceği en uç absürtlük, kadın-erkek çatışması, kimilerine göre Hristiyanlık için mütevazı bir alegori… Hawthorne ne yapmaya çalışmışsa iyi yapmış, araya kendi kendinin alegorisini de sokuşturmuş, Poe’nun pek olumsuz bir eleştirisinden sonra dertlenmiş ve neden de bu kadar alegorikim aman adlı EP’yi piyasaya sürmüş. Böyle değil tabii.
    Rappaccini doktor, ünü kötü, deli işi deneyleri var, evinin bahçesinde dünyanın o güne kadar hiç görmediği çiçekler, ağaçlar büyüyor. Kızı var, kız da büyümüş. Babanın güzel çiçeği. Adam var bir tane, genç, bu evin karşısındaki bir odaya taşınıyor çünkü üniversite okuyacak, büyük şehre gelmiş.
    Baştan alıyorum.
    Poe yerin dibine soktuktan sonra mı Hawthorne hayalet yazarını yaratıyor, belki. L’Aubépine nam bir Fransız yazardan çevirdiğini söylediği öykü aslında kendi öyküsü, uydurduğu soyad kendi soyadının Fransızcası. Hiçbir şeyden çekinmeden yazmasını sağladıysa bu, o zaman iyi. Octavio Paz oyunlaştırmış, Daniel Catan opera olarak bestelemiş, farklı türlere esin olarak yansımış Hawthorne. Doğaçlama bir şekilde öcü hikâyeleri anlatıp arkadaşlarının aklını uçuran biriymiş zaten, uydurmaçlıkta bir dünya markası olması normal. Çevirmen Zeynep Avcı, yazdığı önsözde bu öykünün önemini, yazarın önemini, pek çok şeyin önemini, iki insanın arasındaki şeylerin, neylerin önemini, bilemediğimiz, göremediğimiz, görmek istemediğimiz pek çok şeyin önemini, bir başkasının önemli bulduğu şeyleri ve onları nasıl gözden kaçırdığımızı, gözden nasıl kaçtığımızı, nerede ıskaladığımızı, her şeyin nasıl böyle olabildiğini anlatmıyor, sadece öyküyü anlatıyor. Geri kalanını anlatacak bir önsöz, bir kitap, bir film, biri, tanıdığım veya tanışacağım biri olsun isterdim. Cenk Taner, imgelemini sevdiğim: “Öylesine yorgunum ki adım neydi unuttum.” Bu yorgunluğun nasıl atıldığını iyi hatırlıyorum, göz ucuyla görülebilecek kadar yakın ama göz ucu biçimlemez, sezdirir. Orada işte, bir zaman başımı çeviririm ve berraklaşır. Ben uzun zamandır onu bekliyorum, beklemiyorum dediğim zaman bile bekliyorum. Gözümün önüne kara perdeler çekildiğinde bile huzurlu olmamın sebebi mi bu?
    Guasconti diyorduk, kasvetli bir evde yaşar ve camdan dışarı baktığında cennet bahçesini görür, Adem’ın toprakları yeryüzüne inmiştir, adeta Cennetin Krallığı. O kadar hoş. Beatrice, kız. Guasconti erkek. Eh, bu durumda aslında olmayan ama varmış gibi gelen şeyler çıkar ortaya. “(…) Giovanni onlara atfettiği benzersizliklerin kendi hayal gücünün ürünü mü yoksa bizzat onlara ilişkin özellikler mi olduğuna karar veremiyordu. Bir yandan da bütün meseleyi akılcı bir biçimde ele almaya pek eğilimliydi o sırada.” (s. 18) İki taşın arasında kalır, ikisi de dibe çeker. Guasconti aşık olmuştur ve ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktur. Babasının doktor arkadaşlarından biriyle karşılaşır, adam da babayla kızı hakkında kendisini uyarır ama evladımız ipleri bir kez salmıştır, kolay kolay toparlayamayacaktır. Beatrice de ilgi duyduğunu belli eder etmez şapşal aşık akli melekelerini tamamen kaybeder.
    Buluşurlar, gezinirler, birlikte zaman geçirirler ve bu süre boyunca çatlak profesör olan baba, oğlanı gözler. Kızın rayihası, tavırları çok çekicidir, canlıları öldüren kokusu ve bakışları Guasconti tarafından görmezden gelinir. Çocuk doğaüstü olaylarla, kızın ölümcüllüğüne dair mevzularla karşılaşır ama rasyonelleştirir bunları, üstünde durmaz. Doktorun deneylerinin bir parçası olduğunu babasının arkadaşı söyleyene kadar fark etmez bile. Üzerine sinmiş koku Beatrice’in kokusudur, uyuşturulmaktadır ama Beatrice bu işin içinde midir? Meryem suçlanagelmiştir, suçlu mudur? Her şeyin farkında mıdır? Baba öyledir, giriştiği tartışmaların mektupları mevcuttur, anlatıcı okura bu mektupları nerede bulabileceğini söyler ve anlatıyı gerçek kılmak için zorlama bir adım atar, o zamanların kurgularında tipik bir hareket.
    Değişirler. Beatrice Guasconti’ye tutulur ve gözü gibi baktığı bitkilere su vermeyi unutur, Guasconti kızın çekimine kapıldığından babasının arkadaşının nasihatlerini dinlemez, son ana kadar. Dayımız Guasconti’ye kadim bir hikâye anlatır, Büyük İskender’e yollanan bir kadınla ilgili. Aşkın aklı dumura uğratıcı yanı çok tehlikelidir, gerçekleri görmeyi engeller, kendi gerçeğini zorla benimsetir. Zorla olduğu kadar fark ettirmeden. Çocuk uyanır, sevgilisini suçlar ve gözü gibi baktığı çiçeğe saldırır. Baba o sırada açığa çıkar, çocuğu ölümcül çiçeğe doğru çeker ama kız tez davranır, kardeşi olarak gördüğü çiçekle temas eder ve ölür. Bir anlamda çekiciliğini ortadan kaldırır ve ölümü böyle gelir. Gözlerini kapamadan önce Guasconti’yi de eleştirir. “‘Ta baştan beri senin içindeki zehir benimkinden fazla değil miydi?'” (s. 56) Guasconti’nin içindeki kuşku hep vardır, dış etken olmadan ortadan kalkmamıştır ve çocuğu gönülden sevdiğini anladığımız Beatrice için en büyük acıdır bu, babası tarafından lanetlendiğini bilmeden çocuğa yaklaşır, o da aşık olmuştur ama imkansız bir aşktır bu, bir araya gelmeleri mümkün değildir. Birinin dinmeyen şüpheciliği, diğerinin öldürücü doğası birbirine eklenemez. Son.


    Ta baştan beri senin içindeki zehir benimkinden fazla değil miydi? Sürükleyici bir uzun öykü.

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    *

    *

    *